3 Mayıs 2012 Perşembe

Zaman


Zamanın yolcularıyız hepimiz… Hem zamanda yolculuk yapan, hem de zamanın kendisi olan; kimi zaman yolcu kimi zaman yolculuğun kendisiyiz...

Zamana göre yaşayan, zamanla avunan bazen de zamana sövenleriz. Zamanla kimi zaman dost, kimi zaman da düşmanız.

Zamansızlık şikayetimizken, geçmeyen zamana da isyanlardayız. Zamanla mekanı buluşturduğumuzda keyifli, zamanla isteklerimizi uyuşturamadığımızda mutsuz, ikisinden birini kaçırdığımızda umutsuzuz…

Zamanın yüzümüze yansıyan izlerini sildirmeye çalışırken diğer yandan zamana iz bırakmak en büyük telaşımız…
 
Hepimizin görünmez kum saatleri var. Biz farkında olmadan çevrilen, farkına vardığımız da kendini hissettiren ve biz durduğumuz da bile akmaya, geri saymaya devam eden… Üstte kalmaya başlayan kum tanecikleri azalmaya başladıkça ‘zamanında’ diye başlayan cümleler kuran, kimi zaman övündüren kimi zaman da hayıflandıran anılar birikimine sahibiz hepimiz…

Hatırlanmaya değer anılar artıkça çoğalan, üzüntüleri ağır bastıkça eksilenleriz. Yaşamadıklarımızın sayılmadığı, keşkelerimizin toplamdan çıkarıldığı, sadece ve sadece yaşadıklarımızın bilançosunun alındığı, muhasebe kayıtları gibiyiz… Artılar ve eksilerle tüm veriler yaşadıklarımızı gösteriyor… Ve yine de bu kadar kıymet verdiğimiz bir şeyi; zamanı ıskalamaya, anı biriktirmek yerine vakit tüketmeye devam eden de bizleriz.
Açan bahar çiçeklerini görmek, acaba kaç baharımızı getirecek aklımıza, hatırladığımız kadar yaşamış olacağız, hatırlayamadıklarımızla da kaçırmış… 

Kaçırılmayacak günler düştü yine takvimimize… Adı İlkbahar… Baharın, güneşin, ılık havanın, çiçeklerin, tazeliğin, yeni başlangıçların ta kendisi… Karamsar olamayacak kadar güneşli, umutsuz olamayacak kadar mavi, somurtamayacak kadar rengârenk çiçekli…

İşte bu yüzden en sevdiğim mevsim İlkbahar!

9 Ekim 2011 Pazar

Muhasebe zamanı!.. Bir yaş daha alıyorum...


Sonbahar geldi, çattı işte... Sonbahar ara sokakların mevsimidir bence. Hazan renkleri en çok ara sokaklara yakışır, orada yaşanır… Yılları sırtlanmış ağaçlarıyla, yaprakların arkasına saklanmış pencerelerin olduğu sokaklarda. Sararıp dökülen yaprakları, yerlere renk cümbüşü bırakırken, komşuları da yüz yüze bırakır, sadece o ara sokaklarda! 

Özellikle de Başkent sokaklarında… Öyle yeni yetme mahallelerin değil; Gaziosmanpaşa’nın, Çankaya’nın, Bahçelievler’in, Cinnah Caddesi'nin, Tunalı'da Kuğulu Park'ın, Atatürk Bulvarı'nın, Köşkten akar gibi Seğmenler Parkı'nın zamanıdır şimdi. Her dökülen yaprak, dahası dalına ‘her şeye rağmen’ diye tutunan kızarmış, sararmış her yaprak Ekim’i yaşatır ve yaşanası kılar. Sokaklar çağırır insanı, yürümeye davet eder asfaltın yeni konukları… Yürürken hışırdayan yaprak sesinde, sanki şehrin gürültüsü susar da, hiç olmadığın kadar yalnız kalırsın; kendinle ve düşüncelerinle…

Ve her yıl bu zamanlar benim için de muhasebe günüdür. Hayatıma bir sene daha kattığım Ekim günleri sorarım kendime; ‘neyi yaptım, neyi hala yapmadım’ diye. Her sabah aynada baktığım yüz, aynıymış gibi gelse de, ‘kandırma’ derim kendi kendime. ‘Al eline eski bir fotoğraf bak bakalım, aynı mısın yine?’ Sonra kızarım kendi kendime: ‘Aynı olsan ne olur, olmasan ne olur önce bir sor, memnun musun’ diye! Memnun bakıyor gibi sanki; bakışlarıma katılmış, henüz yer etmiş ince çizgilerle, hala gülümsüyor gözlerimin içi kendime. Her seferinde onay alıyor aynadaki aksimden ve beraber geçiyoruz senelerden. Bir yaş daha alıyorum bu Ekim’de.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Ve Eylül…



Ne kendine has, ne hoş, ne özel ve ne kadar başkadır… Farklıdır… Telaşı da, gelişi de, karşılanışı da… Koşuşturmalara sahne olan sokakları ciddileşse de, kendisi hovardadır; yazın hafifliğinde, sonbaharın renkleriyle… Günlerine dağıttığı iki farklı mevsim havasında, iki arada bir derede kalırız bizlerde… Henüz ilk yaprak yere düşmeden, mevsim dönümü özellikle geceleri hissettirir kendini, ardından gündüzlere bulaşır serinliği… Uzun yaz günleri artık geride kalmaya başlamıştır, ilk kış fikri düşer aklımıza… Bir sonraki yazın uzaklığı sıkacak gibi olur içimizi... Lakin bu hata ve hatta tuzaktır aslında… Benzersiz ayın içinde tadını çıkaramadan, keyfini süremeden, takvim yapraklarına yapışıp kalmış, yaşanamayacak günlerin habercisidir bu düşünce… Geldiği gibi gitmelidir derhal!..

Bu kim bilir kaçıncı eylülümüzdür ve kim bilir kaç tane daha kalmıştır geriye…En son çalan okul zilimizin üzerinden kaç Eylül geçmiştir ve kim bilir hayatımızda başlangıcı temsil edecek kaç zil çalacaktır.

Boşalmış büyük şehirlere yine hareket gelirken, okul, iş telaşı başlarken bir yazı daha geçti hayatımızın… Şimdilerde hayatı tatil askısından indirip, yavaş yavaş şehrin kaosunda ciddiyetimizi giyinme zamanı… Tatil mi, çalışma mı, hangisi aslında ‘gerçek’ sorgulamasında, hayata karışma vakti…

Vitrinlerde azalan %50 indirim yazıları ne yazık ki geride bıraktığımız yaz mevsimi gibi. Açılan sonbahar sezonunda biz de açılıyoruz yeni koşuşturmalara… Sonbahar hüzünlenmelerine az bir vaktimiz kalsa da, takvimden silinen yazın üzüntüsü, şimdilerde nemli bir hava gibi yapıştı üzerimize… Kış öncesi yazlık tatlarda son kaçamak bu bir-iki gün bize, elbette değerini bilenlere...

11 Ağustos 2011 Perşembe

Kırgınım


Bulutlarla puslanmış gözlerimde
Bir pencere açtım içime
Yağmur rahatça girsin
Yağabilsin diye...
Sinmiş acılarıma
En azından serinliği
Ferah kokusuyla dolsun
Ruhumu adam akıllı yıkıyabilsin diye...
İyiden iyiye ıslatsın
Ağırlaşabilsin huzursuzluğum...
Öyle ki; zamana asılmış bir gün sandalyesine
Atayım kendimi, kırılsın!
Bir ben kırgın kalmayayım diye...

19 Temmuz 2011 Salı

An

Hayat anlar bütünü iken,
Acaba hayat anlar mı
O anların bizim için değerini,
O anların hayatımızı şekillendirdiğini?..

O anların birinde doğdu bir aşk,
Birinde başladı bir yolculuk,
Birinde yoğruldu emek
Ve birinde parladı umut...

Sonra yine o anların birinde bitiverdi,
Aşk
Yolculuk
Emek
Ya da
Umut.

İlk kez, son kez derken
Yaşananlar çoğaldı
Hepsi karışıverdi birbirine...
Anlar da kaldı hayat
Hayat anladı.

Tek derdimiz buymuş gibi sanki hayatımızda; o sihirli, o el değmemiş, o zamandan çalınmış anlarda anlaşılmak... Süren mücadelemiz hep anlaşılmak üzere... Anlatamadığımız ve anlatsak da anlaşılamadığımız anlar zorlar bizi. Bazen sözcükler yeterli gelmez düşünce hızında yaşadığımız gerçekliğe ve bazen de tek bir sözcük yeter bir ömür denen süreci özetlemeye...

Kimi zaman biz anlamıyoruz hayatı, kimi zaman da hayat anlamıyor gibi bizi... Oysa hayatın umrunda mı!... Bizim bir ömürlüğümüzde kaç hayat başlıyor ve kaç hayat bitiyor, sadece bir tanesi gerçekten umrunda mı?

Başlı başına bir serüven bize biçilen süre; önemli olan finaline yetecek olan tek bir kelime mi olacak, yoksa virgülleriyle, üç noktalarıyla, ünlemleriyle, satırbaşları ve sonlarıyla yeni paragraflara gebe noktalı virgülleriyle dolu adeta yeni bir yaşam rehberi olabilecek özellikte mi anılacak?

Şu ana kadar yaşadıklarımız, şu ana kadar karşımızdakilere anlattıklarımız, şu ana kadar anladıklarımız ve şu ana kadar önemli saydıklarımız ne olursa olsun, şu andan itibaren her şeyi değiştirebilmek bizim elimizde... Eğer kılavuzumuz serüvenimizin finaliyse, şu andan itibaren anları çoğaltmak belkide anlaşılmayı beklemeden yaşayabilmekte! 

17 Temmuz 2011 Pazar

Bazen başımı alıp gitmek istiyorum uzaklara.
Kimsenin olmadığı,
Yalnız çoğunluğumla başbaşa kalacağım diyarlara...
Dolunay konuşsun
Derin maviler anlatsın
Yıldızlar konuk olsun soframa.
Ben ve yalnızlığım meze olurken
Deniz söylesin şarkısını
Çalsın dalgaları da.
Sarhoş olan hislerime
Kadeh kaldırırken yüreğim,
Nemlenmiş gözlerimde
Söz sussun.
Tekrar güneş doğana kadar...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Neden Ankara? … Nesini seviyorsun? …


Son zamanlarda o kadar sık duyuyorum ki bu soruyu!.. Zaman zaman da kendime yakalanıyorum yine kendime sorarken bu soruyu... Doğrusu, her İstanbul dönüşü içimde büyüyen kıpırdanmayı bastırmak için bazen yüksek sesle sıralıyorum geçerli nedenlerimi... Bazen de kendime bile suskun kalıyorum istemesem de! Zira beni ben yapan bu şehre herşeyden önce bir vefa var, lakin “eksik kalan sefa, ya o ne olacak, hayat çok hızla geçip gidiyor, mutlaka doğduğun yerde ölmek mi gerekiyor!?” diye devam ediyor içimdeki sorgu! Sevdiklerin için başkasına hani söz söyletmezsin de, yalnızken kendin vurursun ya yerden yere, o misal...

Başkalarına her seferinde korumak için bir mazeret buluyorum bu; ‘denizsiz’, ‘bürokratik ve politik’, ‘gri’, ‘plansız’, ‘sıkıcı’ şehri… Ama her sokak bir başka sokağa çıkarken, denize çıkanlar olduğunu bilmek sıkıyor içimi...

“O halde neden seviyorum?” ya da “neden vazgeçemiyorum?”diye bu aralar sıkça soruyorum kendime…

İnsan gerçekten bir şehri salt şehir olarak sevebilir mi?

Yoksa şehrin köşelerine sakladığı anılarla mı sever? Çocukluğumun geçtiği sokaklar hala yaşadığım şehirde… Oynarken düşüp dizlerimi yaraladığım kaldırımların, yolların üzerine defalarca asfalt ve tretuar yapılmış olsa da; oynağım boş arsalara apartmanlar dikilmiş olsa da; saklambaç, yakan top, dalya, kuka, oynağım yerler şu an başka çocukların olsa da; çocukluğumun geçtiği sokaklar hala yaşadığım şehirde… Gözümün önüne getirmeme gerek yok, gidip istediğim zaman görme mesafesinde…

Ankaralı bile olmayanların kabul ettiği bir gerçek vardır: o da Ankara insanının ne kadar sağlam ve güvenilir olduğudur. O yüzdendir herhalde kurduğumuz dostlukların bu kadar sağlam ve güvenilir oluşu… Bir yazar demişti ki; insanlar deniz olan şehirlerde denize, denizsiz şehirlerdeyse yüz yüze bakar diye… Ve biz yüz yüze bakıyoruz; dün, bugün ve yarın bu denizsiz şehirde!

Bir şehri güzelleştiren, sevdiren ve yaşanası kılan anılardır bence ve bir de biriktirdiği dostlar… Belki de en çok onlar... İçimizden biri “hadi gidiyoruz!” dese, toplansak komün halde göçsek bir başka diyara, ama mutlaka denizli bir diyara... Mesele kalmaz o zaman sanki, derim ki o zaman “çocukluğunu geçirdiğin sokaklar bir uçak mesafesinde!..”

Ah yine gidesim var lakin gidemeyişim yine fena halde ağır!