Zamanın yolcularıyız hepimiz… Hem zamanda yolculuk yapan,
hem de zamanın kendisi olan; kimi zaman yolcu kimi zaman yolculuğun
kendisiyiz...
Zamana göre yaşayan, zamanla avunan bazen de zamana
sövenleriz. Zamanla kimi zaman dost, kimi zaman da düşmanız.
Zamansızlık şikayetimizken, geçmeyen zamana da
isyanlardayız. Zamanla mekanı buluşturduğumuzda keyifli, zamanla isteklerimizi
uyuşturamadığımızda mutsuz, ikisinden birini kaçırdığımızda umutsuzuz…
Zamanın yüzümüze yansıyan izlerini sildirmeye çalışırken
diğer yandan zamana iz bırakmak en büyük telaşımız…
Hepimizin görünmez kum saatleri var. Biz farkında olmadan
çevrilen, farkına vardığımız da kendini hissettiren ve biz durduğumuz da bile
akmaya, geri saymaya devam eden… Üstte kalmaya başlayan kum tanecikleri
azalmaya başladıkça ‘zamanında’ diye başlayan cümleler kuran, kimi zaman
övündüren kimi zaman da hayıflandıran anılar birikimine sahibiz hepimiz…
Hatırlanmaya değer anılar artıkça çoğalan, üzüntüleri ağır
bastıkça eksilenleriz. Yaşamadıklarımızın sayılmadığı, keşkelerimizin toplamdan
çıkarıldığı, sadece ve sadece yaşadıklarımızın bilançosunun alındığı, muhasebe
kayıtları gibiyiz… Artılar ve eksilerle tüm veriler yaşadıklarımızı gösteriyor…
Ve yine de bu kadar kıymet verdiğimiz bir şeyi; zamanı ıskalamaya, anı
biriktirmek yerine vakit tüketmeye devam eden de bizleriz.
Açan bahar çiçeklerini görmek, acaba kaç baharımızı
getirecek aklımıza, hatırladığımız kadar yaşamış olacağız,
hatırlayamadıklarımızla da kaçırmış…
Kaçırılmayacak günler düştü yine
takvimimize… Adı İlkbahar… Baharın, güneşin, ılık havanın, çiçeklerin,
tazeliğin, yeni başlangıçların ta kendisi… Karamsar olamayacak kadar güneşli,
umutsuz olamayacak kadar mavi, somurtamayacak kadar rengârenk çiçekli…
İşte bu yüzden en sevdiğim mevsim İlkbahar!